21 Mayıs 2012 Pazartesi

Duvarlar Üzerinden Yaratılan Sanat Dili


   Burhan Doğançay'ın sanatsal belleğimde yeri çok büyük. İlk kez gördüğüm bir Burhan Doğançay tablosunda kıvrımlı biçimler dikkatimi çekmiş ve hafızama bu kıvrımlar yerleşmişti. İlginç bir şekilde bu kıvrımlar pek çok yerde karşıma çıkmaya başlayınca kendi kendime bu kıvrımları bir sınav sorusu haline getirmiştim. Her kıvrım, Burhan Doğançay'a mı aitti yoksa ben mi yanılıyordum?

   Zamanla Burhan Doğançay'ın kıvrımlarından başka biçimlerle de tanışmaya başladım ve Burhan Doğançay'ı, sanatçı kişiliğini, yapıtlarını daha da araştırdıkça onun beslendiği kaynakların çeşitliliği ve onlardan çıkarttığı anlamları eserlerinde yorumlandırması beni adeta büyüledi. Burhan Doğançay benim için çok büyük bir sanatçı, 20. yüzyılın önemli modern sanatçılarından bir tanesi. Bundandır ki, kendisi ve sanatıyla ilgili yapmaya karar verdiğim bir ödev sayesinde Burhan Doğançay ile çok rastlantısal bir tanışma ve sohbet etme fırsatı yakalamış olmak, hayatımın en unutulmaz tecrübelerinden bir tanesi haline gelmiştir.

   Asker ressamlardan Adil Doğançay'ın oğlu olan Burhan Doğançay'ın sanata yönelmesi aslında o kadar da şaşırtıcı değil; çünkü çocukluğu ve gençliği boyunca sanata ilgisi olan Burhan Doğançay'a temel resim tekniklerini öğreten kişi babası Adil Doğançay olmuş; ancak sanatçının sanatsal kimliğinin oluşumunda esas dönüm noktası 1963'de New York'un 36. caddesinde karşısına çıkan bir duvarın zamanın ruhunu yansıtan bir yapıya sahip olması, rastlantısallığı, gelip geçen kentlinin duvarda bıraktığı izler olmuştur. 1963'den bu yana dünyanın pek çok farklı coğrafyasında bulunan sanatçı, farklı ülkelerdeki kent duvarlarını gözlemleyip sanatını buna göre şekillendirmiş ve bu yönde resim serileri oluşturmuştur.
   Burhan Doğançay'ın sanatını tek bir boyuta indirgemek olanaksız. Kent duvarlarından yola çıkan ve bu etkiyle eserlerini oluşturan sanatçı, sanatında pek çok farklı tekniğe ve malzemeye başvurarak her bir eserini daha da zenginleşmiş bir yapıda izleyiciye sunuyor.

   Sanatçının 2001 yılında Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı tarafından Dolmabahçe Kültür Merkezi'nde açılan Türkiye'deki ilk retrospektif sergisinden bu yana 11 yıl geçti. 23 Mayıs'da İstanbul Modern'de 'Burhan Doğançay: Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı' isimli retrospektifle Burhan Doğançay, daha büyük kitlelerle buluşmaya hazırlanıyor. 120 eserden oluşan sergide, Doğançay'ın 1963'den bu yana oluşturduğu 14 seri izleyiciye sunuluyor. Eserlerinde kullandığı teknikler ve yer verdiği semboller, mesajlar, afişler ve pek çok diğer öğe ile Burhan Doğançay'ın eserleri, içerisinde keşfedilecek ve bir çıkış noktası, bir yorumlama oluşturacak pek çok ipucu barındırıyor. Uzun süredir açılmasını heyecanla beklediğim bu sergi, kaçırılmayacak bir fırsat. 
   Sergide oldukça ince bir düşünceyle planlanmış önemli bir nokta var o da, günümüzde İstanbul Modern'in binası olan Liman İşletmeleri Sahası'nda bulunan 4 numaralı Antrepo'da 1987 yılında 1. İstanbul Bienali - o günkü ismiyle 1. İstanbul Çağdaş Sanat Sergileri - düzenleniyor ve bu kapsamda Burhan Doğançay'ın başyapıt olarak kabul edilen 'Muhteşem Çağ', 'Madonna' ve 'Mavi Senfoni' isimli eserleri yanyana sergileniyor. 25 sene sonra da bu üç eser yine bir araya geliyor ve 'Burhan Doğançay: Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı' sergisinde de yanyana karşımıza çıkıyor.  
   Dünyada pek çok önemli müzede ve özel koleksiyonda eserleri bulunan sanatçının Beyoğlu'nda Doğançay Müzesi adı altında bir müzesi de bulunuyor, sanatçı bu müzede babası Adil Doğançay'ın eserlerini ve kendi eserlerini ziyaretçiyle buluşturuyor.

18 Mayıs 2012 Cuma

Masumiyet Müzesi İzlenimlerim

  


   Geçtiğimiz günlerde Masumiyet Müzesi ile ilgili yazdığım 'Bir Roman Kurgusu ve Bir Müze', çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgiler doğrultusunda oluşturduğum bir yazıydı. Masumiyet Müzesi'ni daha ziyaret etmeden bu tip bir müze fikri, göreceğimi tahmin ettiğim ortam beni çok heyecanlandırdı ve en nihayetinde geçtiğimiz cuma Masumiyet Müzesi'ni ziyaret etme fırsatı buldum kendime.
   İstiklal Caddesi'nin o kalabalığından gittikçe uzaklaşarak müzenin bulunduğu semt olan Çukurcuma'ya giriş yaptığımda, antikacılarla dolu sokaklar 'yaşanmışlık' ve 'nostalji' kavramlarını aklıma getirerek beni müze ziyaretime hazırladı, müzede bir 'yaşanmışlık' bulmayı umuyor, kafamda müzeyi yaşanmışlıkların buram buram hissedildiği bir yer olarak hayal ediyordum. Hayallerim beni yanıltmadı, müze tam da beklediğim gibiydi; ancak müzenin bende bıraktığı etkinin bu denli fazla olacağını düşünemezdim. 
   Müzede sergilenen nesnelerin her biri kitaptaki bölümlere göre camlı kutuların içerisine yerleştirilmiş şekilde karşıma çıktı. Kitaptaki her bir bölümde yaşanan olaylara istinaden çeştli sembol nesneler vurucu etkiyi yapıyor. Kitabı okuyalı dört sene olmuş olmasına rağmen belli sembolleri görünce hangi bölümde ne olduğu ile ilgili detayları bir bir hatırladım. Gördüğüm her bir nesne; ait olduğu mekan, içerisinde bulunduğu olayla karşıma çıktı, fondan gelen sesler de o nesneleri destekleyen ve beni en çok etkileyen detaylardan biri oldu. Her kutunun önünde, kutu içerisinde bulunan nesneler, göstergeler topluluğu kendi hikayelerinin içinde yerlerini alarak kafamda o bölümün hikayesinin tamamlanmasını sağladı.
   Masumiyet Müzesi'ne gelen ziyaretçiler belli sembollerle kitabı bölüm bölüm okuyabiliyorlar. Sözcükler, cümleler, paragraflar yerine bir bardak, bir gazete küpürü, bir fotoğraf, bir kahve fincanı hikayeyi anlatıyor. Bu tabiki de, Masumiyet Müzesi fikrinin en basite indirgenmiş yorumu; zira Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi'ni 'okuyucuların kitabı okurken hissettiklerini canlandıran bir mekan' olarak yorumluyor.
   Masumiyet Müzesi için 'büyülü bir atmosfer' yorumunda bulunmak bence en doğru tanımlama. Müzenin her bir köşesinde başlı başına bir hüzün hissediliyor. Masumiyet Müzesi'ndeyken yaşamlarından belli kesitlerin sunulduğu karakterler, sanki benim yakın dostlarımdı, bir dönem onlarla geçmişti ve ben, onların kaybının ardından onların hatırasıyla buluşmak üzere orada bulunuyormuşum gibi bir hisse kapıldım.
   Beni derinden etkileyen bu müze deneyiminin bir başka ilgi çekici yönü ise, en üst katta Kemal'in odası olarak tasarlanmış bölümde Orhan Pamuk'un romanı yazdığı notlar da vitrin içlerinde sergileniyor. Bu notlar sayesinde, bir yazarın tüm yaratım süreci hakkında da fikir edinmek mümkün olabiliyor.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Gölgesinden Hızlı Silah Çeken Yalnız Kovboy


   Galatasaray'daki Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde düzenlenen sergileri her zaman için eğlenceli bulmuşumdur. Sergi içeriğini destekleyen kurgular ve canlandırmalar fikir olarak her zaman hoşuma gitmiştir. 
   10 Mayıs'da açılan 'Red Kit İstanbul'da' sergisinin haberini okur okumaz gözümün önünden çocukken pazar sabahları televizyonu her açışımda karşıma çıkan Red Kit sahneleri geçti. Red Kit, benim için bir çocukluk nostaljisi. Evimizin bir dönem dolaplarının baştan aşağıya tüm raflarını kaplayan Red Kit yayınlarını da hesaba katarsak benim için oldukça önemli bir nostalji. 
   Geçmiş bir zaman diliminde yaşadığım, deneyimlediğim, hissettiğim bir şeyin şu an şu dakikada da aynı hissini taşıyorsam bu benim için oldukça etkileyici bir deneyim oluyor. 'Red Kit İstanbul'da' sergisini de beni o güne, o zamana götürüp o anların, zamanların ruhunu bana yaşattığı için ayrı bir sevdim. 


    Sergide Red Kit'in 1946'da başlayan hikayesi detaylı bir şekilde anlatılırken 1950'lerde çizgi roman endüstrisinin nasıl şekil aldığı ile ilgili bilgileri yakalamak da mümkün. Bu anlamda Morris olarak bilinen, Belçika kökenli Maurice de Bevere isimli çizerin yarattığı ve Rene Goscinny isimli yazar tarafından şekillendirilen Red Kit'in çizgi roman endüstrisindeki yeri vurgulanırken çok sevdiğimiz ve bayılarak okuduğumuz Asteriks ve Tenten'e de değiniliyor. Türkiye'nin bu yalnız kovboyla tanışması ise 1956 yılına tarihleniyor. 1956'dan itibaren başta 'Dolmuş' isimli mizah dergisi olmak üzere pek çok farklı yayın tarafından fasiküller olarak piyasaya sürülen çizgi romanın esas düzenli olarak yayımlanmaya başlaması Milliyet Yayınları tarafından gerçekleştiriliyor.
   Orjinal adı 'Lucky Luke' olan Red Kit'in isminin Türkiye'de değişikliğe uğraması, Red Kit'in atı 'Düldül' ve köpeği 'Rintintin' ile ilgili detaylara da değinilen serginin mekanında adeta bir Vahşi Batı dekoru oluşturulmuş. Açıkça söylemem gerekirse benim en çok hoşuma giden detay bu oldu, herhangi bir dekor kurulumuyla desteklenmeden sadece birkaç ufak resimle ve büyük, yorucu bilgi panolarıyla belli bilgilerin verilmeye çalışıldığı sergiler beni alıp götürmüyor, sanki o okuduklarım havada asılı kalıyor gibi geliyor. Bu anlamda Red Kit'in tarihçesini, gelişimini öğrenirken bu dekorlar beni olayın içine fazlasıyla dahil etti.




 'Red Kit İstanbul'da', 17 Haziran'a kadar devam ediyor.

6 Mayıs 2012 Pazar

Bir Roman Kurgusu ve Bir Müze


   Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un 'Masumiyet Müzesi' isimli kitabı 2008 yılında piyasaya çıktığında oldukça ses getirdi. Orhan Pamuk'un 'Benim Adım Kırmızı' isimli kitabı epey etkisinde kaldığım bir kitaptı, 'Masumiyet Müzesi'ni de bu beklentiyle alıp okudum ve okurken her bir sayfada, yazarın yaptığı her bir detaylı tasvir gözümde canlandı. Kitabı okurken aklımdan sahneler geçip durdu ve bendeki etkisi 'Benim Adım Kırmızı'dan çok daha büyük oldu, öyle ki kitabın finalinde kendimi çok kaptırmış olduğumdan birkaç damla gözyaşıyla son sayfayı okuyup kitabı sonlandırmıştım.
    2010 yılından bu yana açılmasını beklediğim Masumiyet Müzesi'nin 28 Nisan 2012 günü açılışı gerçekleşti. Henüz görme fırsatım olmadı; ama en yakın zamanda gidip yaşamak istiyorum o atmosferi. Müze fikri beni her zaman heyecanlandırmıştır, hele ki bir roman kurgusundan yola çıkılarak oluşturulmuş bir müze fikri daha da ayrı bir olay bana göre. Bu müzenin kuruluşunu bir hayalin ya da bir kurgunun gerçek hayatta can bulmuş hali olarak yorumluyorum. Kitabın sayfalarında yerlerini bulup, akıp giden sözcükler, olaylar Çukurcuma'daki Brukner Apartmanı'nda yerini buldu. Artık 'Masumiyet Müzesi' sadece insanların  kafasındaki izlenim ya da tortulardan ibaret değil ya da zamanla belli noktaları akıldan çıkacak bir kitap değil. Orhan Pamuk'un Füsun'la Kemal'i, Kemal'in Füsun'a olan o büyük, tutkulu aşkını ele aldığı bu olay kurgusu, kitapla ortaya çıkıp esas yolculuğunu 'müze' ile birlikte tamamladı. Bir kurgunun gerçekle buluşması, kurgudan, hayalden ibaret olan - ya da olduğunu varsaydığımız - bir hikaye, kahramanları gerçekte varolmamış olsalar da şimdi tüm gerçekliğiyle gözler önünde, ziyarete ve deneyimlemeye açık.
    Orhan Pamuk, müze kurma fikrini ve nedenlerini gazeteci Yavuz Harani'ye anlatırken 'Müzelere inanıyorum. Müze severim. Çok giderim.' diyerek konuyu anlatmaya başlıyor ve Masumiyet Müzesi'nin kuruluş serüvenini aslında işin en temel noktasına oturtuyor. Bana göre müzeler oldukça heyecan verici; insanı başka bir atmosfere sürükleyip, insana belli durumları, olayları, izleri yaşatabiliyor ya da hatırlatıyor aynı zamanda da müthiş bir görsellik sunuyor. Bu anlamda Masumiyet Müzesi'nin küratörü ya da kendi deyimiyle kaptanı  Orhan Pamuk'un müze ile ilgili söyledikleri oldukça sempatik ve canayakın bir tavrı yansıtıyor.
   Bir olay örgüsünden yola çıkılarak oluşturulmuş bu müzeyi en kısa zamanda ziyaret etmekte fayda var.  Özellikle kitabı okuyanlar için güzel bir varış noktası olacaktır. Kitabın finali belki de bu müzeyi ziyaretle tam anlamıyla mümkündür. Okurken tam anlamıyla dokunamadığımız nesneler, duyamadığımız sesler, hissedemediğimiz duygular, bu müzeyle birlikte dokunulabilir, duyulabilir, hissedilebilir olacaktır ve kitap da esas amacına o zaman ulaşacaktır. 

Girişi ücretli olan müzeye, 'Masumiyet Müzesi' kitabıyla gidildiğinde ücretsiz giriş sağlanabiliyor.

Pazartesi kapalı olan müze, Salı-Pazar 10.00-18:00; Cuma günleri ise 10:00-21:00 saatlerinde ziyaret edilebiliyor.

Adres: Firuzağa Mahallesi, Çukurcuma Caddesi No: 24
 34425 Çukurcuma/ İstanbul

26 Mart 2012 Pazartesi

All Good Things



    Herkesin heyecanla vizyona girmesini beklediği popüler, ses getiren filmler vardır, bunlar hakkında herkesle aynı anda yorumlar yapmak bana göre son derece keyifli; ancak bu tip filmlerin yanısıra bir de zamanında bir şekilde farketmediğim bir sebepten dolayı es geçtiğim filmlere rastlamak ve onları izlemek o filmlere bir hazine gözüyle bakmamı sağlıyor. Neden bilmiyorum ama önemli bir keşifte bulunmuşum gibi bir his yaratıyor bende.
   Dün akşam izlediğim 2010 yapımı 'All Good Things' tam da bu keşif heyecanımı destekler nitelikte. 'All Good Things', New York'un en meşhur kayıp vakalarından birinin filme uyarlanmış hali. Filmde karşımıza, son zamanlarda 'Crazy Stupid Love', 'Drive', 'The Ides of March' filmleriyle sık sık ismini duyduğumuz; ancak kalplerimizi fethetme eylemini çok tipik bir aşk hikayesini anlatan 'The Notebook' ile gerçekleştiren Ryan Gosling ve 'Melancholia' filmiyle 2011'e damgasını vurmuş, zamanın Marie Antoinette'i Kirsten Dunst çıkıyor. Her iki oyuncunun da oynadığı daha pek çok önemli film var tabikide; ama bu iki ismi aklıma getirir getirmez, ilk düşündüğüm filmler bunlar oluyor. 

    'All Good Things' filminde ele alınan kesit, 1970'lerden başlayıp 2000'lerin başında sonlanıyor.
1970'lerde New York gayrimenkul piyasasını elinde bulunduran oldukça güçlü bir baba figürü, babasının gücünü-otoritesini bir şekilde göz ardı eden, ilk bakışta belli olmasa da aslında ciddi problemleri olan ve babası tarafından işlerin başına geçmesi konusunda zorlanan David Marks (Ryan Gosling) ve onun aşık olup evlendiği Katie'nin (Kirsten Dunst) tam anlamıyla rüya gibi başlayan hayatlarının zaman içerisinde sürüklendiği gerilimin ve obsesif aşkın anlatıldığı harika bir gerçek hikaye uyarlaması. Çok iddialı olacak belki; ama insanın kanını donduracak bir kurgu ve olaylar silsilesi filmi etkileyici yapan en önemli etken. 



    'All Good Things' bir yerlerde rastlanması ve alınıp izlenmesi gereken bir film..


4 Mart 2012 Pazar

Rembrandt Beraberinde Pek Çoğuyla Şehre Geldi!


     Daha açılmadan etkisi büyük olan, 2012 kültür-sanat ajandalarını fazlasıyla etkileyeceği her halinden belli olan 'Rembrandt ve Çağdaşları' sergisi 22 Şubat'da Sabancı Müzesi'nde açıldı. Sabancı Müzesi, İstanbul'a müze kapısında 'bir sergi için kuyruk olma' kavramını getiren bir müze bana göre. Açtığı Picasso, Salvador Dali sergileriyle İstanbulluları 'blockbuster' sergi kavramıyla tanıştırdı; yani çok büyük bütçelerle açılan, çok ziyaretçi toplayan, dilden dile dolaşıp herkes tarafından konuşulan, şehrin her bir noktasında afişlerini görebileceğimiz sergi kavramıyla. İngiltere, Amerika, Fransa gibi müzecilik konusunda oldukça ileri bir noktada duran ülkelerin açtığı 'blockbuster' sergilerle yarışır şekilde Sabancı Müzesi bu seneki 'Rembrandt ve Çağdaşları' Sergisi ile yine Emirgan'da uzun kuyruklar oluşturmuş ziyaretçileri görebilmemizi sağladı. 

    Sabancı Müzesi'ndeki sergiyi kuyrukta beklememek adına haftaiçi bir gün gezmeyi tercih ettim. Haftaiçi olmasına rağmen yine de içeride fazla miktarda ziyaretçi vardı. Sabancı Müzesi'nin hiçbir sergisini kaçırmamaya özen gösteririm, genelde müzeye gittiğimde; ben, benim dışımda 1-2 ziyaretçi ve güvenlik ekibi olur sergi salonlarında; ama söz konusu Picasso, Salvador Dali ya da başta Rembrandt olmak üzere Hollanda Resim Sanatı'nın diğer önemli ressamlarıysa durum biraz değişiyor. Böyle gelişmelerin olması çok güzel bir şey tabikide. Bu tip sanatsal etkinliklerle hem müze ziyaretleri çoğalıyor, hem toplumda müzeleri ziyaret etme alışkanlığı gelişiyor hem de gelecek dönem sergileri açısından Sabancı Müzesi güzel bir referans olarak yer ediyor zihinlerde. 


    Daha önceden, Sabancı Müzesi'nde açılacak olan bu sergiye bir yazımda yer vermiştim. (http://birbellekolusturmafikri.blogspot.com/2012/01/sabanc-muzesi-icin-kutlanacak-iki.html). Bu sergide yer almasını istediğim bazı eserler vardı kafamda; ancak bunlar ütopik bir hayal olarak kalakaldı, sergide onlar yoktu. Serginin genel başlığı Rembrandt olarak geçse de ve akla çoğunluklu olarak Rembrandt'ın eserlerinden oluşan bir sergi fikrini getirse de aslında Hollanda Altın Çağı'nın genel hatlarıyla 'Altın Ressamları'nı ele alan bir sergiydi. Rembrandt'la beklentilere kapılıp her yerde Rembrandt'ı aramak gerçekten de diğer ressamlara haksızlık olur. Resimler öyle etkileyici, öyle canlı ki resimden öte bir şey adeta. Bir fotoğraf gibi. Ne kadar yakınına girilirse girilsin kesinlikle insan onun bir resim olduğunu, basbaya boyalarla, insan eliyle çizilerek boyanarak yapıldığını oturtamıyor kafasına. En azından ben öyle bir etkiyle dolaştım sergiyi.
     Ressamların sadece ışığı kullanma, figürleri canlıymış gibi yansıtma tekniğinin dışında serginin bir diğer önemli noktası da ticaret, denizcilik, sanat, bilim gibi alanlarda büyük gelişmeler kaydedip tarihe Hollanda'nın Altın Çağı olarak geçmiş 16. ve 18. yüzyıllar arasındaki döneme ışık tutuyor oluşu. Bu dönemlerdeki yaşantı, halkın tüm alışkanlıkları, tüm yaşam alanlarıyla gözler önüne seriliyor. Dönem ressamları ve onların resimleri ışığında belgesel bir nitelik sunan bu serginin mutlaka görülmesi gerektiğini düşünenlerdenim. 'Kent Sakinleri', 'Portreler', 'Kırsal Yaşam', 'Gündelik Yaşam ve Alışkanlıklar' gibi belli başlıklar altında dönemin genel yapısı açısından çok bilgilendirici bir deneyim. Büyüleyici eserlerden oluşan bu büyüleyici sergi gezisi esnasında fonda bir müzik çalıyor oluşu da Sabancı Müzesi'nin kapısından girer girmez insanı dış dünyadan kopartıp zorunlu olarak serginin aura'sına sokuyor.

26 Şubat 2012 Pazar

SALT Galata


     SALT Galata ile ilgili yazı yazmadan önce uzun bir süre beklemem, iyice araştırma yapmam ve kendimi yazı yazmaya hakim hissetmem gerekti. Beyoğlu'nda en sevdiğim yerlerden biri olan ve tam anlamıyla bir 'güncel sanat platformu' olarak yorumladığım SALT Beyoğlu'ndan aldığım referansla SALT Galata'nın da beni kendine hayran bırakacağından hiç şüphem yoktu. Öncelikli olarak SALT Galata'nın inanılmaz bir tarih barındıran Karaköy Bankalar Caddesi'ndeki Osmanlı Bankası Genel Müdürlük Binası'nda konumlanması, arşiv, kütüphane, müze ve sergileri içerisinde barındıran bir kurum olması beni epey heyecanlandırdı.

    19. yüzyılda Osmanlı Bankası - o zamanki ismiyle Bank-ı Osmanî-i Şahane- Genel Müdürlük binası olarak Fransız mimar Alexander Vallaury tarafından inşa edilen, hem neoklasik hem de oryantalist unsurları bünyesinde barındıran bina, Ağa Han ödüllü ünlü mimar Han Tümertekin ve ekibi tarafından SALT Galata'nın tüm işlevselliğine uygun şekilde bir renovasyon harikasına dönüştürülmüş. Binanın içi öyle ferah, öyle aydınlık ki insanın hiçbir şekilde dışarı çıkası gelmiyor. SALT Galata, içerisinde pek çok işleve hizmet edecek belli bölümler barındırıyor: oditoryum, cafe/restoran, açık arşiv, araştırma alanı/kütüphane, müze ve sergi alanları gibi. İçerideyken tüm bu işlevsel alanların ucundan kıyısından bir şekilde o muhteşem İstanbul manzarası gözüküyor ve tarihselle güncel-yeni olan arasında inanılmaz bir ilişki kuruluyor. 

SALT Galata tam anlamıyla ziyaretçilerine bir tarihsellik sunuyor. Türkiye'de ilk kez özel bir banka tarafından kurulmuş müze ünvanına sahip olan Osmanlı Bankası Müzesi'ni içerisinde barındıran SALT Galata, Osmanlı Bankası'nın 1856'dan 2001'e kadar olan hikayesini en detaylı, en bilgilendirici şekilde, fotoğraflara ve belgelere de en yüksek düzeyde yer vererek ziyaretçiye anlatıyor. Sergileme şekli gerçekten de çok güzel, Osmanlı Bankası Müzesi ve tarihinin anlatımı bankanın kasa dairelerinin içinde ve etrafında oluşturulmuş bir düzenle sunuluyor. Mekana Osmanlı Bankası'nın kuruluş hikayesi, müşteri portföyü, dönemin genel yapısı hakkında inanılmaz detay barındıran bir sergileme tarzı hakim. Bankanın kasaları da gezilebiliyor, döneme ait genel belgeler, personel kayıtlarının tutulduğu belgeler, personel fotoğrafları hatta 19. yüzyıl paralarını, senetlerini bile görmek mümkün burada.

Müze haricinde bir de sergi alanı bulunuyor SALT Galata'da ve şu anda 'Geçmişe Hücum' isimli sergi, 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar devam eden arkeolojik faaliyetleri kronolojik bir şekilde sunuyor izleyiciye, bu sergi de 11 Mart'a kadar görülebilir. Aynı zamanda Hollanda - Türkiye ilişkilerinin 400. yılı adına SALT Beyoğlu ve SALT Galata 27 Ocak - 6 Nisan tarihleri arasında 'Eindhoven - Saltvanabbe 89'dan Sonra' isimli sergiye de ev sahipliği yapıyor. ( 9 Ocak 2012 tarihli yazımda detaylı bilgi bulunuyor: http://www.birbellekolusturmafikri.blogspot.com/2012/01/olay-sadece-laleden-ibaret-degil.html )


SALT Galata'nın esas devrim diye nitelendirdiğim yanı ise sanat arşivi. Daha önceden Garanti Platform'un sanatçılar, galeriler ve sergiler ile ilgili oluşturdukları arşivlerini görebilme şansım olmuştu. Bu tip arşivler çok büyük öneme sahipler bence, günümüzde olup biteni yakalayıp, gidişatı takip edebilmek ve sanatsal bir bellek oluşturabilmek adına bu tip arşivlerin önemine inananlardanım. SALT Galata'da da Garanti Platform'da Vasıf Kortun tarafından oluşturulan zengin bir bilgi ve belge arşivi araştırma yapmak isteyenlere sunuluyor, çok güzel bir gelişme. Bu gelişmeyi sayılarla ifade etmem gerekirse, 100 bin basılı yayın ve 1 milyon dijital belge araştırma için sunuluyor.